top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıSofa Psikoloji

Petite Maman: Anne – Kız İlişkilenmesine Bir Başka Bakış

Bu metin Celine Sciamma’nın yazıp yönettiği son film Küçük Anne hakkında. Oldukça minimal bir anlatımı olan ve sadece 72 dakika süren bu film ta en başından izleyenini, dış dünyadan soyutlayıp içine çekiyor, karakterlerinin hemen yanı başına yerleştiriyor. Kendimizi onların duygu ve hayal dünyalarına eşlik ederken buluyoruz.


Filmin özetini ve bana düşündürdüklerini aktaracağım ancak öncesinde izlememiş olanlar için burada filmden detaylara da yer olacağını belirtmek isterim.



Başlangıçta küçük bir kızın, hastane ya da bakımevi olduğunu tahmin ettiğimiz bir yerde, odaları gezip birkaç yaşlı kadınla vedalaştığını görüyoruz. Son olarak geldiği odada ise annesi var ve eşyaları topluyor. Küçük kızın kendisi Nelly, annesi Marion. Anlıyoruz ki Marion’un annesi orada kalıyordu ve vefat etti; böylece şimdi oradan ayrılıyorlar. Dönüşlerinde Nelly’nin babası eşyaları taşıdığı aracı sürdüğü için onlardan ayrı yolculuk yapıyor; biz diğer arabadaki Marion ve Nelly’i izliyoruz. Tabi bu tesadüf değil; sonrasında bu filmin odağının bir parça, nesiller arası anne kız ilişkileri olduğunu anlayacağız. Ve bu yüzden olsa gerek, Nelly’nin babasını genel olarak da ön planda görmüyoruz filmde.


Arabada önde yas tutan, hüzünlü anneyi ve arkasındaki koltukta sakin ve ağırbaşlı kız çocuğunu görüyoruz. Anneye kendi yiyeceği cipsinden ikram ediyor Nelly yolda. Annesinin içinden geçtiği acıyı görüyor elbette ve ona iyi gelmek, onu beslemek için kendince bir çaba içerisinde. Çocukça bir yolla, çocuksu bir besinle doyurmaya çalışıyor onu… “Filmin adı ‘Küçük Anne’ Nelly’nin annesine annelik yapmaya çalışmasından geliyor olabilir belki” diye aklımıza düşüyor böylece bizim de. Annesine bakım vermeye, iyi hissettirmeye çalışan bir kız çocuğu olarak görüyoruz onu çünkü.


Sonrasında anneannenin ormanın içindeki evine varıyorlar. Burası aynı zamanda Marion’un çocukluğunun geçtiği yer. Oraya varmalarıyla beraber Nelly’nin, annesinin çocukluğuna dair çokça merakı olduğunu anlıyoruz. İpuçlarının izini sürüp annesinin nasıl bir çocuk olduğunu canlandırmaya çalışıyor zihninde: Defterlerine bakılırsa anne çocukken iyi bir çizermiş. Dilbilgisi iyi görünmüyor ama… Acaba inşa ettiği o ağaç ev neredeydi? Peki ya bugün buraya dönmüş olmak ona nasıl hissettiriyordu? Sadece annenin çocuk haline de değildi yani bu merak. Bugününe dair de aynı zamanda.



Sonraki gün babasından öğreniyor ki orada olmak pek iyi hissettirmediğinden anne oradan erken ayrılmış. Bunun sonrasında ormanda Nelly bir kız çocuğuyla tanışıyor. Çok geçmeden anlıyoruz ki bu çocuk annesinin çocukluğu. İkisi de 8 yaşındalar. An itibariyle artık Nelly’nin hayal dünyası ve gerçeklik arasında gidip geliyoruz. Annenin çocukluk haliyle arkadaş oluyor, oyunlar oynuyor, merak ettiği o ağaç evi birlikte yapıyorlar… Henüz yeni kaybettiği anneannesinin de gençliğiyle tanışıyor. Anne ve babasına sorarak gidermeye çalıştığı merakını bundan böyle hayalinde annesinin küçüklüğüyle kurduğu arkadaşlıkta tatmin ediyor. Dış gerçeklikten aldığı bilgi malzemeleriyle yoğuruyor elbette bu hayal dünyasındaki kurguyu. Örneğin annesiyle, onun küçüklükteki ameliyatı hakkında zaten konuşmuşluğu vardı. Ve hayali tam da annesinin çocukluğundaki o ameliyat öncesi zamanlarında geçiyor.


Nelly gerçeklikte annesinin nasıl iyi olmasını istiyorsa ve ona göre yaklaşıyorsa ona, hayal dünyasında da annenin çocukluğuna böyle yaklaşıyor. Oyunculuk hayalini destekliyor örneğin. Ya da ameliyatının iyi geçeceğiyle ilgili güvence veriyor ona.

Burada filmin sonuna doğru yaklaşırken, çocuk ve ebeveynleri arasındaki dinamiklere kısaca bakmaya çalışalım: başından beri annesini iyi tutmaya çalışan Nelly’i oldukça dayanıklı ve empatik biri olarak görüyoruz bu anlatıda. Annesinin orman evinden habersizce gidişi onu hiç sarsmamış gibi oyun ve hayal dünyasına dalıyor örneğin. Annesinin bu ani yokluğunu kendi hayal dünyasında onunla ilişki kurarak başarıyla telafi ediyor.


Nelly annesinin hem çocuk hem de yetişkin halini görüp gözetiyor. Babasının annesi için iyi bir dinleyici olamadığının farkında ve bir yetişkin gibi ama yargısızca babasına bu gözlemini aktarıyor: “Hatırlamıyor değilsin, onu dinlemedin” diyor… Ayrıca sadece annesine değil, babasına karşı da empatik bir çocuk o. Sigara içmemesini söylüyor ona, birçok çocuğun da yapacağı gibi. Ya da yalnızca annesini merak ediyor değil; babasına da çocukluk korkularını sorduğunu görüyoruz.


Kısa birkaç sahneden anlayabiliyoruz ki anne Marion’un hayatında onu gören, merak eden kişilerin eksikliği söz konusu. Eşinin onunla ilgili önemli detayları hatırlamamasına zaten vurgu yapılmış. Marion’un annesi de belki fiziksel rahatsızlığından ötürü çok fazla onun için orada olamadı geçmişten bu yana. Derken bu boşlukları doldurma rolünü çocuğu olarak Nelly üstlenmiş gibi görünüyor.


Filmin sonlarında aralarında dokunaklı bir diyalog geçiyor; buna birazdan bakacağım. Hemen öncesinde bir parantez açayım: bu öyküden bağımsız olarak biliyoruz ki çocuklar, hayatta kalmak için başkalarının bakımına muhtaç olduklarından, bakım verenin hayatta olması, orada olması, iyi olması onlar için elzem. Ve eğer ki bakım verenin bir sıkıntısı söz konusu ise, bir çocuk güvende hissedebilmek için kontrolü bir şekilde ele almaya çalışır: ya ebeveynin sıkıntısını çözmeyi, ona iyi gelmeyi dener, Nelly’nin de yaptığı gibi; ya da sıkıntıyı ebeveynle ilgili değil de kendiyle ilgili olarak görür. Bunun da bedelleri olur elbette. Yine de kendisinin dayanağı olan ebeveynini kötü görmesindense hatalı, eksik, kusurlu gördüğünün kendisi olması, çocuğun güven hissini korumuş olur.


Filmin Küçük Anne isminin, annenin küçüklüğüne atfen olduğunu sonradan anlamış olduk; ancak Nelly’nin çocuk haliyle, gören gözeten rolleri üstlenmesini düşündüğümüzde, başta hissettirilen, küçük annenin Nelly olduğu fikri pek de geçersiz kalmıyor yine.


Baştan itibaren biz Nelly’nin gözünden hep anneye ve annenin çocukluğuna bakıyor, onu görüyoruz. Ama anne Marion’un çocukluğuyla Nelly’nin arasında şu konuşma geçtiğinde bu kez Nelly’nin olup bitenden nasıl etkilendiğine dair ilk kez fikrimiz oluyor:


Marion: Korkuyor musun? (…) Gelecekte, geri dönmememden? Nelly: Evet, biraz. Marion: Neden? Nelly: Çünkü çoğu zaman mutsuzsun; burada olmaktan mutlu değilsin. Marion: Senin hatan değil. Nelly: Öyle mi düşünüyorsun? Çünkü bazen öyleymiş (benim hatammış) gibi hissediyorum… Marion: Beni üzen sen değilsin.


Filmin akışına bakınca seyirciyi de şaşırtan bir dönüş var bu sahnede. Aslında şimdiye dek Nelly’nin merakı üzerinden anneye bakıyorduk. Kendisi kurduğu oyun dünyası sayesinde olan bitenle başa çıkabiliyor görünüyordu. Ama bu diyalogda aniden odağımız anneden Nelly’ye, onun burukluğuna çevrildi. Bunun ardından annenin gerçek zamanda yeniden eve dönüşüyle de ikisinin yan yana konuşmalarını izliyoruz; derken burada film sona eriyor.

Belki bir ebeveynin duygusal ve fiziksel olarak çocuğa verdiği bakımda eksik kalmaması ya da yanlış yapmaması pek mümkün değil ama Küçük Anne filmi buradaki kırıklıkların telafisiyle ilgili oldukça umut verici. Nelly’nin ihtiyacı çok basitti: annenin üzüntüsünün kendisinden kaynaklanmadığını bilmek. Ve hayalinde annesinin kendisine bunu söylemesi bile yeterli oldu. Hatta bunu Nelly’nin kendi hayal dünyasında annesine söyletiyor olmasına dahi, ayrıca umut verici diyebiliriz. Nitekim çocukluğundan kırgınlıklar taşıyan her insanın bu cümleleri ebeveynlerinden birebirde duyma şansı yok. Ama iyi haber şu ki hayal dünyamızda yarattıklarımızla da iyi hissedebiliyoruz.


Celine Sciamma’nın röportajlarına bakınca da filmi küçük kız çocuğunun hayal dünyası üzerinden okumak daha yerinde olmuş oldu. Ancak şöyle bir okuma yapmak da mümkün: tüm bu gördüklerimiz annenin kendi hayal dünyası da olabilirdi. Şöyle ki: bir yanıyla bu film bir yas ve vedalaşma anlatısı da. Marion’un annesinin ölümü sonrasında vedalaşılan diğer kişi ve yerleri görüyoruz… Bunlardan biri de Marion’un kendi çocukluğu oluyor aslında. Biliyoruz ki yas, kaybettiğin kişiyle birlikte, kendi o kişiyle ilişkili parçasını kaybetmek gibi de hissettirebilen bir süreç. Yani annesi öldüğünde belki Marion, bir annenin çocuğu olma deneyimini de kaybetmiş gibi hissetti. Ve annesiyle çocukluğunun geçtiği evi ziyaretinde canlanan tüm anılarla beraber, annesine veda ederken kendi çocukluğuna da veda etmek istedi hayalinde.


Şu da var: Ebeveyn olduğunda kişinin ruhsallığında, bebeğinin ya da çocuğunun yaşındaki kendi deneyimleri yeniden canlanıyor. Dolayısıyla filmi annenin hayal dünyasındaymışız gibi okuyacak olursak da, Marion’un tam da Nelly’nin yaşı olan 8 yaşına gitmiş olmasını anlaşılır bulabilir, çocuğunun yaşının, anneye kendisinin tam da o yaşını hatırlattığını söyleyebiliriz. Bu açıdan baktığımızda da annenin istemsizce çocuğuna aktardığı çözümlenmemiş içsel sıkıntılarını, kendi çocukluğuyla hayalinde yeniden karşılaşıp vedalaşarak çözümlemesini izlemiş oluyoruz. Kendi çocukluğuna bakıp oraya yönelik bir anlayış kazandığında, oradan taşıdıklarını çocuğuna da aktarmamış oldu, o son diyaloglarından anladığımız üzere.


Ne taraftan okuduğumuz fark etmeksizin Küçük Anne çocukluk samimiyeti ve masumiyetini öyle yalın ve abartısız anlatıyor ki izleyen kendini filme kolayca bırakıyor ve çokça duyguya kapı açılıyor içinde.

2 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page