top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıSofa Psikoloji

Duygulara Kulak Vermek: Kıskançlık

Hepimiz kıskanırız, her zaman diyor Bülent Somay. Hatta kıskançlığın olmadığı bir dünyada bir şeye sahip olmaya ve onun yoksunluğunu anlamaya dair bir fark kalmayacağına vurgu yapıyor. Peki kıskançlık en temelinde kaybetmek ve sahip olmak arasında gidip gelen bir mekanizmaya mı sahiptir?

Kıskandığımızda ne hissederiz? Kıskançlık nasıl bir duygu, neye benziyor?


Sahip olduğumuz bir ilişkiye ya da nesneye dair bir tehdit hissettiğimizde baş gösteren kaybetme korkusunun eşliğinde birçok duygu hissederiz; öfke, kaygı, reddedilme, güvensizlik.


Tam bu noktada, kıskançlık devreye girince çoğu zaman bir başkasının devreye girdiğini düşünürüz. Ötekilerin, üçüncülerin, ortada kıskançlığa sebebiyet verecek birilerinin ya da bir şeylerinin varlığının. Yani üçlü bir yapının.


Ancak daha buraya gelmeden aslında denklemin iki kişilik bir facia olduğunu ifade eder yazar.

Peki insanın aklını başından alan, çileden çıkaran bu kıskançlık nasıl bir şeydir? Nereden çıkar, çaresi var mı?


Daha derinlemesine anlamak üzere bir adım atar: Kıskançlık denkleminde en önemsiz figürün, aslında olmasa da olacak olan, yalnızca bahane olarak bulunan kişinin kıskanılan kişi olduğunu söyler. Şöyle bir örnek verir: “Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın” Faruk Nafiz Çamlıbel’in “İntizar” şiirinin boşuna böyle başlamadığına vurgu yapar. Kıskanılan kişi sussa, hiçbir şey yapmasa da olur. Çünkü o yoktur aslında, bir bahaneden ibarettir.


Yani fırtına aslında kıskanan kişinin, öznenin içinde kopuyordur.


Şimdi kıskançlığın iki kişilik bir facia olduğu denklemini önümüze geri alalım. Kıskanan ile kıskanılan arasında cereyan eden bir facia. Ama şimdi bir de bakıyoruz ki, kıskanılan aslında yok, en azından bir kişi olarak. Bakışı ya da sesi olan biri değil bu kıskanılan, bunlar olmasa da olur. O sahip olunan/ olunduğu varsayılan bir nesnedir yalnızca.


O zaman kıskançlık en temelinde tek kişilik bir faciadır diyebilir miyiz?


Çünkü kıskançlık aslında kendimize dair tanımlar yoğun olarak tehdit altında olduğunda belirmeye başlar. İhtiyaç duyulmayan, istenmeyen, yalnız bırakılan.. Diğerleri, ötekiler, bu tek kişilik yapayalnız faciayı yaşayabilmemiz için birer bahaneden ibarettir aslında.


Beraberinde birçok duyguyu bir arada taşır kıskançlık. Bir yanıyla şiddetli bir üzüntü taşır içinde, devamında derin bir karamsarlık ve umutsuzluk.


Şöyle bir örnek veriyor yazar: Sevgilimiz, eşimiz bizi aldattığında duyduğumuz kıskançlıkla, aramızda hiçbir sözleşme olmayan, hatta belki de tanımadığımız biri için duyduğumuz kıskançlık temelde farklı mıdır? Ya da yakın bir dostumuz ansızın bize mesafeli davranmaya başladığında. Hepsinde duyacağımız acının dozu farklı ama niteliği benzer olacaktır.


Yani bu acının ve üzüntünün içinde, yalnız kalacağımıza ya da istenmediğimize dair kaygıların daha da öncesinde bir şeyler yatar. Canı yanan, ama derdinin ne olduğunu anlatacak bir dile sahip olmayan bebeğin acısına benzer bir şeyler.


Bu acı ve üzüntü karışımının diğer bir köşesinde de öfke vardır. Hiçbir zaman sahip olmamış olduğumuz bir şeyin, orada olmadığını fark etmekten doğan çaresiz, ilkel bir öfke.

Şimdi biraz geriye saralım.


Kıskançlığa önce üçlü bir yapı dedik, sonra onu iki kişilik bir denkleme indirdik. Ancak meselenin özünde tek kişilik bir facia olduğu iddiasıyla dönüp dolaşıp yine yaşamın ilk yıllarına geldik.


Yaşama gözümü açtığımız andan, var olduğumuzu fark ettiğimiz, “ben”in ilk çekirdeğinin oluştuğu ana kadar bir bütünün içinde varsayarız kendimizi. Anneyle birdik, ama şimdi ayrılıyoruz. Yaşamın en sancılı ve acılı süreci aslında; yalnızlıkla tanışma, anlamsız bir dünya karşısında küçük ve güçsüz olduğumuzu fark etme süreci.


Bunu anlamak, kavramak pek de kolay değil. Çünkü bebek, kendisini besleyen anneyi/memeyi ayrı biri olarak değil, kendisinin bir parçası olarak görür. Kendine dair farkındalığını kazandıkça yavaş yavaş annenin varlığını, onun kendisinden başka bir hayatı olduğunu anlamaya başlar. Artık yola “ben ve anne” olarak devam etmenin gerekliliğini.


Bir bütün olarak ilerleyen yaşamın, kesintiye uğramasıyla birlikte her an beraber olduğumuz yanılsamasını da bir kenara koymak gerekir. Annenin de bir hayatı var, onu paylaşmak durumunda olduğumuz diğer kişiler de.


Yani onu bulup, tekrar kaybettiğimiz ve bu ikisi arasında gidip gelinen bir hayattayız artık. Teselli de işte tam da burada başlıyor. Meseleyi de o yüzden geriye sardık.


Bütünlüğün içinden çıkınca bir dehşete kapılıyor bebek. Önce anneyi kaybettiğini zannediyor, onu/memeyi bulamadığı her an bir daha gelmeyeceğini varsayarak “kötü” diyor, sonra anne geri geliyor, meme de geri geldi, yani bakım veriliyor anne artık “iyi”. Tüm bu iyi-kötü çatışmasını yine anneyle aşıyor bebek, annenin sütü, sevgisi, şefkati tüm bu gidip gelmelerin yarattığı çatışmalardaki kapsayıcılığıyla.


Ancak tam burada önemli bir kavşak daha var. Tam anneyle teselli bulup bir iken iki olmanın acısına katlanmaya başlayacakken, bir de üçüncüler çıkıyor ortaya. Annenin eşi, yapması gereken işleri, belki başka çocuklar, annenin kendine ait bir hayatı da var. Yani güvenli hissedilen, başkalarına kapalı olan ilişkimiz artık dışarıya açıldı.


Yaşamın devamı boyunca yaratılan ikili ilişkilerde de bir anlamda bunun benzerlerini yaşamaya başlıyor insan, en yakın arkadaşlar, partnerler, can dostlar, kankalar. Hepsi o kısacık dönemin suretleri, taklitleri diyor Somay da.


Yani gelişimsel olarak bakıldığında kıskançlık bir anlamda tam da söz öncesi dönemlerden kalan, ifade etmekte zorlandığımız, bakım verene yönelttiğimizde duyacağımız suçluluk nedeniyle rakip olarak gördüklerimize yöneltilen bir duygu haline geliyor.


İki kişilik özel dünya, artık üçüncülerle, toplumla paylaşılmak zorunda. Burada da işlevi devreye giriyor kıskançlığın. Anne-bebek ilişkisine babayı dahil etmeye, kardeşleri de ekleyerek kalabalıklaşmaya başlıyoruz. Farklı ortaklıklar korkutucu gelmiyor onun yerine dahil olduğumuzu hissederek paylaşmayı, dayanışmayı, kardeşliği, ilişki kurmayı öğrendiğimiz bir hale bürünüyor. Tam burada kendimizi tanımaya, sınırları çizmeye ve diğerleriyle anlamlı ilişkiler kurmaya dair bir yol açılıyor. Yani kendimizi, karşımızdakini ve ilişkileri tehditten koruyan ve sağlıklı bir şekilde sürdürmeye yarayan bir yol. Ancak madalyonun diğer yüzünde ilişkileri bozan, rasyonel kaygılardan çok öteye sürükleyen bir hal de var. Kıskançlığın yıkıcı yönü, kişinin etrafındaki uyaranlara aşırı duyarlı olmasıyla başlayıp, geçerli bir kanıt olmaksızın partnerini suçlamaya, öfkeye eşlik eden depresif belirtilere, partnerini kontrol etmeye ve saldırganlığa kadar varabiliyor. Kişinin kendini algılama şeklinde görülen bozulmalar ile kişiler arası ilişkilere de etki etmeye başlıyor. Çoğu zaman gerçek bir aldatma durumu olmaksızın şüpheden ve kuruntudan kaynaklanabiliyor. Herhangi bir tanıyla bağdaştırmaksızın, bu duyguları tanımanın ve ifade etmenin zorluğu da bilinmekte. Bu duygulara alan açabilmenin ve hangi noktaya kadar işlevsel olabileceğini, kişilerin ihtiyaçlarını ve arzularını gözeterek bir uzman eşliğinde anlamaya çalışmanın hem kişinin yaşamında hem de kişilerarası ilişkilerdeki etkisi açısından değerli olduğunu düşünmekteyiz. *Bu yazı Bülent Somay’ın Bir Şeyler Eksik kitabından alıntılanarak hazırlanmıştır. Kıskançlığı, hem biyolojik hem psikolojik pek çok farklı bakış açısıyla ele alarak incelemek mümkün. Bu yazının ise dayanağını psikanalitik kuramdan aldığını belirtmek isteriz. Kaynaklar Somay, B. (2007). Bir Şeyler Eksik. İstanbul: Metis Yayınları. T, Ezgi. (2018). Haset ve kıskançlığın tanımlanması ve klinik görünümü. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 58(2), 1751-1767.

42 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page