top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıSofa Psikoloji

400 Darbe - Antoine Doinel ya da François Truffaut’un Özgürleşme Yolculuğu

Yazı, filmin içeriğine dair detaylar içermektedir.


400 Darbe otobiyografik bir film: bu hikâyede senarist ve yönetmen François Truffaut’un çocukluğunun bir kesitine 12 yaşındaki ana karakter Antoine Doinel üzerinden şahitlik ediyoruz. Okulda öğretmenlerin baskıcı, otoriter ve cezalandırıcı yaklaşımlarına maruz kalırken evde ise bir fazlalık olarak görüldüğünü, çoğu ihtiyacının ihmal edildiğini izliyoruz.











Bu atmosferler içinde varoluşunu sürdürmek için Antoine’ın hem şartlara ve kurallara uyum sağladığını hem de özgürlük arayışında güçlü bir çaba gösterdiğini (ve sonunda aradığı bu özgürlüğe ulaştığını) görüyoruz. Evde kendisine verilen yemek masasını hazırlamak, sobayı yakmak, çöpleri çöp kutusuna taşımak gibi sorumlulukları tam da bir yetişkin edasıyla üstlenmiş görünmekte. Tüm bunları yapması annesinin sevgisini kazanma ihtiyacından da kaynaklı olsa gerek. Bu noktada şu bilgi önemli: Antoine istenerek dünyaya gelmiş bir çocuk değil. Bakımını ilk yıllarında önce bir süt annenin daha sonra ise büyükannesinin üstlendiğini öğreniyoruz. Anne ve babası ile yaşamaya ise 8 yaşında başlıyor. İzleyici olarak bu bilgileri filmin son sahnelerinde öğrensek de buraya dek anne ve baba arasında geçen diyaloglarda duyduğumuz (Antoine’ın da duyduğu) onun yetimhane, kiliseye ya da yatılı askeri okula gönderilmesi fikirleri veya onsuz tatile gitme planları bize ve Antoine’a onun bir fazlalık, bir yük olarak görüldüğünü zaten hissettiriyor.


Evde maddi imkanların kısıtlılığı söz konusu olsa da ebeveynlerinin kendileri için sağladığından daha azının çocuğa sağlandığı açık: Örneğin Antoine’ın uyuduğu yer bir yatak değil koltuk ve kendisi üzerine örtecek bir yorgan yerine uyku tulumu ile yetinmekte. Anne ise babanın Antoine’a çarşaf alınması için ayırdığı parayı harcar ve bunu çocuğun uyku tulumunda uyumayı zaten seviyor olması ile savunur.


Evde bakım, destek, sevgi ve şefkat ihtiyaçlarından büyük oranda yoksun kalan bir çocuk olarak onun görülmediğini anlayabiliyoruz. Okulda ise hem kendisi hem arkadaşları şiddetli şekilde baskıcı bir sistem altında olup, ezilmemeye çalışmaktalar.


Antoine’ın görünürde bunlara isyanı olmasa da kimi davranışlarını bu ‘görülmeme’ haline bir tepki olarak yorumlayabiliyor, doğal öfkesini ise bazı davranışlarından dolaylı olarak okuyabiliyoruz: Örneğin okula önceki gün neden gelmediği sorusuna yanıtı aniden “çünkü annem öldü” diye çıkıveriyor ağzından. Çocuğun iç dünyasını görmekte zorlandığını anladığımız annesi yine de bu tepkinin bir öfke çıkışı olduğunu seziyor olsa gerek ki bunun üzerine “neden beni öldürdü?” diye soruyor. Ancak bu sezgi çocuğun anlaşılmasına, görülmesine evrilebilir bir soru iken ne yazık ki annenin incinmişliğinde tıkanıyor.



Okul yaşantısına geçmeden önce ailede baba ile ilişkiye de yakından bakalım: Antoine’ın babasının ona arkadaşça yaklaştığını görüyoruz, ancak yine o da çocuğunun ihtiyaçlarını tanıyabilmekten uzak. “Ona soy ismimi verdim, daha ne yapayım?” cümlesinden de anlarız ki biyolojik babası değil.

Şu sahne çarpıcıdır: Annenin olmadığı bir akşam baba yiyecek hazırlamakta, Antoine ona yardım etmektedir. Aralarında geçen konuşma esnasında babanın bir sakarlığına Antoine’ın kıkırdayarak güldüğünü görürüz. Tam bu sıradaki babanın sözleri ise annenin büroda yoğun çalışması ve ona anlayışlı olmak gerektiği üzerinedir ancak babayı annenin aldattığı gerçeğini tesadüfen bilen Antoine burada babanın saflığını da gülünç bulmuş olsa gerek. Böylece babayı aşağı görme ve komik bulma durumu sakarlığa bağlanarak olabildiğince hafifletilmiş bir gerekçe üzerinden açığa çıkmış olur.


Yine konuşma akışının bu kısımlarında baba ona annenin Antoine’ı sevdiğini de söylemiştir. Alternatif olarak Antoine’ın gülünç bulduğu şeyin bu olması da mümkündür. Annesi tarafından sevildiğini hissetmediğini başka ifadelerinden de bilmekteyiz ne de olsa.


Çocuk için diğer bir önemli çatı olan okulu anlatmaya geçmeden önce hem öğretmenleri hem de ebeveynleri anlamak adına tarihsel bağlamı vermek önemli olacak: Film 1950’lerin başlarında geçiyor. Yani hem ailedeki ihmalkarlığın hem de kurumlardaki otoriter yapının zorlu savaş yıllarının henüz geride bırakılmış olması ile oldukça ilişkili olduğunu tahmin edebiliyoruz.


Hem Antoine hem arkadaşları okuldaki bu baskıcı sistem altında ezilmemek için çocukça güçlü bir çaba sarf etmektedirler. Öğretmenler kurallar ve disiplini öyle önemserler ki çocuklar için akışkanlığa ve yaratıcılığa neredeyse yer kalmaz. Şiirlerin anlamından çok hece ölçüleri ya da doğru ezberlenmeleri vurgulanır. Sınav kağıtlarının dakik şekilde toplanması gerekir. Ceza bir disiplin aracı olarak kullanılır ve örneğin teneffüse çıkmaya izin verilmeyebilir ya da öğrenci ders boyunca sınıfın köşesinde bekletilebilir. Yanlış yazdıklarını silip sayfaları yırttıkça elinde defterin sadece kapağı kalan öğrencinin tebessüm edilesi durumu her şeyi özetler niteliktedir.


Öğretmenler işleyişi böyle yürütmeye çalışılıyorsa da hem Antoine hem de sınıf arkadaşları buldukları her fırsatta yaptıkları ‘taşkınlıklarla’ kendilerine canlılıklarını hissettikleri küçük küçük de olsa bazı yaratım alanları açarlar. Öğretmenin arkasını döndüğü kısacık bir esnada dahi çıkıveren bir şamata kesinlikle yaramazlık deyip geçilemeyecek anlamlar taşır. Beden öğretmeni ile dışarıda çıktıkları yürüyüşte öğrencilerin sağa sola kaçıp ortadan kaybolmalarını, ceza için sınıfın bir köşesine gönderilen Antoine’ın duvarda birtakım şeyler çizmesini, öğretmenin görmediği bir anda onunla dalga geçilmesini görürüz.


Tüm bu anlarda çocukların baskının altında yine de yok olmayan özgürlükleri ve kendilerine özgü biricik renkli varoluşları, tıpkı betonların arasındaki ince çatlaklardan bir yol bulup çıkmış, cılız ama yine de yeşerip güneşe dönmüş bitkiler gibi kendilerine fırsatlar kollayıp tekrar tekrar ortaya çıkmaktadır. Buralara baktığımızda filmdeki tüm olumsuz ve hüzünlü havaya rağmen kendini gösteren pozitif ve umutlu tonu da fark ederiz. Okuldaki o sıkışık, tektipleştirici, baskıcı yani neredeyse sembolik bir ölüme yaklaşan ortam içinde nefes alabilecekleri, canlı kalabilecekleri hiçbir fırsatı kaçırmamaktır bu yaptıkları.


Tüm bunların içinden geçerek Antoine sanki özgürlüğüne doğru ve sadece bazı fırsat anlarını değil hayatının kendisini kendi seçtiği biçimde yaşamaya doğru bir yolculuğa çıkmış gibidir. Kaçtığını izleriz birçok yerde: evden, okuldan, ıslahhaneden kaçar. Islahhaneye gönderilişi ise beceriksizce yaptığı ve sonra telafi edecekken yakalandığı bir hırsızlık üzerine, biraz da anne babanın yönlendirmeleri ile olmuştur. Belki bu kaçışlarda nereye doğru yol aldığını açıkça bilmiyordur ama yine de bir şekilde özgür hissedeceği herhangi bir yere varmaya çalıştığını biliriz. Ki yer yer bahsettiği deniz hasreti (denizi hiç görmemiş olsa da) de bize onun özgürlüğünü aradığını söyler.


Tabi istenmediğini hissetmesi de kaçmasına sebeptir. Bunu zamanlamalardan da anlarız: Anne baba arasındaki tartışmada duyduğu yetimhaneye gönderilmesi fikrinden sonra ilk kez evden kaçar örneğin. İkinci kaçışı ise yatılı askeri okula gönderilebileceğini duyması sonrasında olur.


Film onun son kaçışı olan ıslahevinden kaçıp da uzunca süre durmaksızın koşuşu ile bitiş sahnesine yaklaşır. Sahiplenilmek, kapsanmak, şefkat ve özgürlük mahrum kaldıklarıyken denize duyduğu özlem anlamlıdır. Birçok anlam taşıyan deniz burada hem anneyi hem de özgürlüğü sembolize etmektedir. Ve annesinin ona veremediği bu merhamete özlemidir aslında Antoine’ın denize olan özlemi. Sonunda, ilk defa gördüğü o denize varır.



Buradan da anlamı çok çeşitli şekillerde yorumlanmış kapanış sahnesine geçebiliriz. Antoine bu sahnede kameraya bakar ve görüntü orada donar; film onun bakışlarının kamerada sabitlenişi ile biter.


Kameranın ötesindeki bizleri, yani onu görenleri görmüştür ilk defa. Bu çok önemli bir dönüm noktasıdır çünkü biliyoruz ki anne babası ve öğretmenleri onu görmeyi başaramamışlardır. Oysa çevresindeki yetişkinlerin aksine biz izleyiciler film boyunca onunla empati kurmuşuzdur. Onun çocuksu ihtiyaçlarına şahitlik etmiş, onun için heyecanlanmış, onun hüznünü hissetmiş ve ona merhamet etmişizdir; yani onu görmüşüzdür. Antoine (yani Truffaut) kameraya bakışı ile hem onu gören izleyiciyi hem de altında var olmanın ona iyi geleceği çatıyı, sinemayı görmüştür.


Böyle bakınca Truffaut’un 400 Darbe filmini Andre Bazin’e teşekkür ederek açıyor olması son derece anlaşılır. Kendisiyle tanışması ona hayatta tam da aradığı özgürlük, yaratım yani var olma yolunu onun için sağlamış olsa gerek: Senarist ve yönetmen Truffaut’un kendini anlatabildiği, görülüp duyulabildiği bir kapsama alanı olarak sinemanın kapılarını kendisine açtığı için Bazin’e teşekkür ettiğini görebiliyoruz.



31 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page